Temel Kavramlar
Temel Kavramlar
Felsefenin varlığı, varoluşu ve gerçekliğin temel doğasını inceleyen en köklü dalıdır. Bilim, dünyadaki nesnelerin nasıl çalıştığını (örneğin yerçekimini veya hücre bölünmesini) araştırırken; Ontoloji bir adım geriye çekilir ve o nesnelerin var olmasının ne anlama geldiğini sorar. Tiyatrodaki oyuncuları veya dekoru değil, "sahnenin" bizzat kendisini sorgular. "Ne var?" ve "Var olanların doğası nedir?" soruları ontolojinin kalbini oluşturur.
Gündelik hayatta gördüğümüz ağaçlar, arabalar, binalar fiziksel olarak "vardır". Peki ya sayılar, rüyalar, idealler, masal kahramanları veya insan zihni? Bunlar da masadaki bir bardak gibi "var" mıdır, yoksa varlıkları tamamen farklı bir boyuta mı aittir? Bir geminin bütün tahtalarını tek tek değiştirirseniz, o hâlâ aynı gemi midir? Ontoloji, gerçekliğin haritasını çıkarırken fiziksel olanla olmayan, değişenle sabit kalan arasındaki bu ince çizgiyi çeker. Varlığın temel yapıtaşlarının maddeden mi (materyalizm) yoksa düşünceden mi (idealizm) oluştuğu tartışması, felsefe tarihinin en büyük savaşıdır.
Bilginin doğasını, kaynağını, sınırlarını ve geçerliliğini sorgulayan temel felsefe disiplinidir. Sabah uyandığınızda gördüğünüz dünyanın bir rüya, bir bilgisayar simülasyonu veya bir yanılsama olmadığını nereden biliyorsunuz? Dünyayı gerçekten olduğu gibi bilebilir miyiz, yoksa sadece zihnimizin bize gösterdiği filtreli bir yansımayı mı yaşıyoruz?
Bilim bize doğanın işleyişini anlatır; epistemoloji ise o bilimin ulaştığı sonuçlara nasıl "kesin doğru" diyebildiğimizi sorgular. Felsefe tarihinde bilgi, genellikle "gerekçelendirilmiş doğru inanç" olarak tanımlanır. Yani bir şeyi bilmeniz için ona inanmanız, onun gerçek olması ve elinizde sağlam bir kanıt (gerekçe) olması gerekir. Aydınlanma döneminde epistemoloji, teolojinin (inancın) yerini alarak felsefenin merkezine oturmuştur. Özellikle "insan aklının neleri bilebileceği ve neleri asla bilemeyeceği" meselesi, Kant'ın eleştirel felsefesiyle mutlak sınırlarına kavuşmuş ve aklın otopsisi yapılmıştır.
Kelime anlamı olarak "fiziğin (doğanın) ötesi" anlamına gelen, bilimsel deneylerin ve laboratuvar ölçümlerinin ulaşamadığı o devasa ilkeleri inceleyen felsefe dalıdır. Kökeni, Aristoteles'in eserlerinin kütüphanede "Fizik" kitaplarından hemen sonra (meta) dizilmesine dayansa da, zamanla aklın en karanlık ve derin dehlizi haline gelmiştir.
Bilim "Nasıl yağmur yağar?" veya "Gezegenler nasıl döner?" sorularını yanıtlar. Metafizik ise "Neden hiçbir şey olmamak yerine bir şeyler var?", "Zaman doğrusal bir çizgi mi yoksa bir yanılsama mı?", "Evrenin bir başlangıcı ve amacı var mıdır?", "İnsan eylemlerinde gerçekten özgür müdür, yoksa her şey doğa yasaları tarafından önceden mi belirlenmiştir?" gibi aklın sınırlarını zorlayan o nihai soruları sorar. Kant'ın tabiriyle metafizik, aklın sürekli içine çekildiği dipsiz bir uçurum ve sonsuz bir savaş alanıdır; laboratuvar tüpleriyle kanıtlanamayan ancak insan zihninin sormaktan asla vazgeçemediği büyük krizlerin evidir.
Evrensel, kesin ve sarsılmaz bilginin kaynağının yalnızca insan aklı olduğunu savunan bilgi teorisidir. Rasyonalistlere göre beş duyumuz (görme, işitme, dokunma) bize sık sık yalan söyler: Uzaktaki bir kuleyi yuvarlak görürüz ama yaklaştığımızda köşeli olduğunu fark ederiz; suya soktuğumuz düz bir çubuk kırıkmış gibi görünür. Duyular bu kadar yanıltıcıyken hakikati gözlemde aramak büyük bir hatadır.
Onlara göre gerçek bilgiye, duyulardan tamamen arınmış saf bir akıl yürütmeyle ulaşılabilir. Bir üçgenin iç açılarının toplamının 180 derece olduğunu bilmek için dünyadaki bütün üçgenleri tek tek bulup ölçmemize gerek yoktur; bunu oturduğumuz yerden, yalnızca aklımızı (mantığı) kullanarak kesin olarak bilebiliriz. Rasyonalistler, tıpkı bu matematiksel kesinlik gibi, Tanrı'nın, ruhun ve nedenselliğin bilgisinin de insan zihninde doğuştan (a priori) var olduğuna inanır. İnsan zihni, fabrikadan boş çıkan bir bilgisayar değil; temel işletim sistemi ve evrensel mantık kodları doğuştan yüklü olan devasa bir işlemcidir.
İnsan zihnini, dünyaya geldiğinde üzerine hiçbir şey yazılmamış bembeyaz ve boş bir levha (Tabula Rasa) olarak kabul eden felsefi yaklaşımdır. Rasyonalizmin o "doğuştan gelen evrensel akıl" fikrine taban tabana zıttır ve tüm bilginin yalnızca duyular, gözlemler ve dünyevi tecrübeler (a posteriori) aracılığıyla elde edildiğini savunur.
Empiristlere göre, doğuştan görme engelli birine "kırmızı" rengini dünyanın en kusursuz mantık yürütmesiyle bile anlatamazsınız; çünkü kırmızının bilgisi akılda değil, görme duyusunda (deneyiminde) yatar. Ateşin yakıcı olduğunu uzun uzun felsefe yaparak değil, elimizi ateşe yaklaştırdığımızda hissettiğimiz ısıyla öğreniriz. Bu nedenle hakikatin izi soyut, görünmez akıl yürütmelerde değil; somut, gözlemlenebilir ve deneyimlenebilir dünyada aranmalıdır. İnsan zihni, dış dünyadan gelen izlenimlerle yavaş yavaş dolan bir kayıt defteridir.
Hakikatin durağan bir noktada değil, zıtlıkların sürekli çatışmasında ve bu çatışmadan doğan yeni kurgularda yattığını savunan düşünme biçimidir. Antik Yunan'da Sokrates'in karşılıklı soru-cevaplarla karşısındakinin çelişkilerini bulma sanatı iken, Hegel ve Marx ile birlikte devasa bir tarih ve doğa yasasına dönüşmüştür.
Diyalektiğe göre hiçbir şey olduğu gibi kalmaz; her düşünce, her sistem (Tez) kendi içinde bir çelişki, bir karşıtlık (Antitez) taşır. Bu iki zıt gücün çarpışmasından eskisini yıkan ama onun bazı özelliklerini de barındıran yeni bir durum (Sentez) doğar. Tarih ve insan düşüncesi düz bir çizgi halinde değil, tıpkı iki taşın birbirine çarpıp kıvılcım çıkarması gibi, krizler, yıkımlar ve yeniden inşalar sarmalıyla ilerler.
Varlığımızın ve seçimlerimizin kontrolünün gerçekten bizde olup olmadığını sorgulayan felsefenin en karanlık açmazlarından biridir. Determinizm (Belirlenimcilik), evrendeki her olayın, tıpkı devrilen dominolar gibi, kendisinden önce gelen fiziksel nedenler ve doğa yasaları tarafından zorunlu olarak önceden belirlendiğini savunur.
Eğer evrendeki her atomun hareketi fizik yasalarına bağlıysa ve beynimiz de bu atomlardan oluşuyorsa, şu an bu metni okuma kararınız gerçekten "özgür" bir seçim midir? Yoksa milyarlarca yıl önceden belirlenmiş kozmik bir senaryonun kaçınılmaz bir sonucu mu? Bu tartışma, sadece evreni nasıl anladığımızı değil; suçluyu nasıl yargılayacağımızı, pişmanlığı ve insani sorumluluğu nasıl tanımlayacağımızı da kökünden sarsar.
Evrensel ahlaki değerlerin, nesnel hakikatlerin veya hayatın doğuştan gelen, verilmiş bir anlamının olmadığını savunan sarsıcı felsefi tutumdur. Nietzsche'nin "Tanrı öldü" aforizmasıyla zirveye ulaşan bu yaklaşım, aslında gökyüzündeki mutlak otoritenin ve yeryüzündeki mutlak doğrunun çöküşünü ifade eder.
Nihilizm basit bir karamsarlık veya depresif bir ruh hali değildir; aksine, insanın kendini kandırdığı tüm o tatlı masalların (dinlerin, ideolojilerin, dogmatik ahlak yasalarının) maskesini düşüren felsefi bir balyozdur. Evrenin devasa ve soğuk boşluğunda, insan yaşamının kozmik bir anlamı yoktur. Bu korkutucu boşluk, zayıf zihinleri umutsuzluğa sürüklerken, güçlü zihinler için kendi anlamını ve kendi ahlakını sıfırdan yaratma özgürlüğünün kapısını aralar.
İnsan eylemlerinin değerini, "iyi" ile "kötü"nün doğasını ve "Nasıl yaşamalıyız?" sorusunu inceleyen felsefe dalıdır. Hukuk bize neyin yasal olduğunu, sosyoloji toplumun neyi onayladığını söyler; ancak etik, yasal veya popüler olandan bağımsız olarak neyin "gerçekten doğru" olduğunu arar.
Açlıktan ölmek üzere olan bir çocuğu doyurmak için ekmek çalmak hırsızlık mıdır, yoksa ahlaki bir zorunluluk mu? Etik, eylemlerimizi niyetlerimize göre mi (Kant'ın ödev ahlakı) yoksa ortaya çıkan sonuçlara göre mi (Faydacılık) değerlendirmemiz gerektiğini tartışır. İnsanın sadece kendi çıkarları peşinde koşan bencil bir varlık mı olduğu, yoksa evrensel bir ahlak yasasına uyma kapasitesi mi taşıdığı sorusu, etiğin bitmek bilmeyen savaş alanıdır.
Güzelliğin doğasını, sanatın ne olduğunu ve insanın "güzel" karşısında duyduğu o açıklanamaz hazzı (estetik yargıyı) sorgulayan felsefe dalıdır. Bir günbatımına, kusursuz bir heykele veya hüzünlü bir melodiye baktığımızda hissettiğimiz o sarsılma anının anatomisini çıkarır.
Güzellik nesnenin bizzat kendisine mi aittir (örneğin altın orana veya simetriye sahip bir yapının nesnel olarak güzel olması), yoksa tamamen bakan gözün algısına ve kültürüne mi bağlıdır? Estetik, sadece müzelerde asılı tabloları değil, insanın dünyayı çirkinlikten ve kaostan kurtarıp kendi zihniyle nasıl tahammül edilebilir ve anlamlı bir forma soktuğunu inceler.
Gerçekliğin nihai doğasının zihinsel, ruhsal veya düşüncesel olduğunu savunan felsefi akımdır. Gözlerimizi kapattığımızda dünya hâlâ orada mıdır? İdealistlere göre maddi dünya, ancak onu algılayan bir zihin varsa var olabilir.
Platon'un ünlü mağara alegorisinde anlattığı gibi, gündelik hayatta gördüğümüz fiziksel nesneler (ağaçlar, atlar, insanlar) aslında asıl gerçeklik olan kusursuz "İdeler" dünyasının duvara yansıyan soluk gölgeleridir. İdealizm, masaya vurduğumuzda hissettiğimiz sertliğin bile aslında zihnimizde işlenen bir algıdan ibaret olduğunu, evrenin temel yapıtaşının kör atomlar değil, bilinç ve düşünce olduğunu öne sürer.
İdealizmin yeminli düşmanı. Evrendeki tek gerçek ve kalıcı cevherin madde olduğunu savunan ontolojik görüştür. Materyalistlere göre ruh, bilinç, düşünce ve hatta aşk dediğimiz o yüce kavramlar; beynimizdeki kimyasal reaksiyonların ve fiziksel atomların karmaşık etkileşimlerinden başka bir şey değildir.
Ortada gizemli bir ruh, aşkın bir boyut veya fizik ötesi bir dünya yoktur. Evren, devasa ve mekanik bir saat gibi işler. İnsan bilinci, bedenden bağımsız havada süzülen bir hayalet değil, beynin son derece gelişmiş bir işlevidir; tıpkı sindirimin midenin bir işlevi olması gibi. Ölümden sonra ruhun bedenden ayrılmamasının nedeni, bilincin tıpkı bir ampulün ışığı gibi, elektrik (beden) kesildiğinde zaten yok olmasıdır. Her şey maddeden gelir ve maddeye döner.
Kesin ve mutlak bilgiye ulaşmanın imkansız olduğunu, bu yüzden her türlü hakikat iddiasına şüpheyle yaklaşmamız gerektiğini savunan felsefi kalkan.
Gördüğümüz rüyalar bazen o kadar gerçektir ki uyanana kadar rüyada olduğumuzu anlamayız. Peki ya şu an uyumadığımızı, duyularımızın bizi kandırmadığını veya devasa bir simülasyonun (Matrix) içinde olmadığımızı nereden biliyoruz? Bir çubuğun suyun içinde kırık görünmesi gibi, duyularımız bizi her an aldatabilir. Kuşkuculuk, insanın "kesin biliyorum" kibrini yıkan ve aklı dogmatizmin (körü körüne, sorgulamadan inanmanın) tuzağından kurtaran en güçlü panzehirdir. Amacı gerçeği inkar edip delirmek değil, düşünceyi sürekli uyanık ve tetikte tutmaktır.
İnsanın önceden belirlenmiş bir doğası, kaderi veya "özü" olmadığını; bu dünyaya fırlatıldığını ve kendi anlamını kendi seçimleriyle yaratmak zorunda olduğunu savunan sarsıcı akımdır.
Bir makasın veya masanın "özü" (ne işe yarayacağı), o üretilmeden önce zanaatkarın zihninde bellidir; yani cansız nesnelerde öz, varoluştan önce gelir. Ancak varoluşçulara göre insan için "varoluş özden önce gelir." Biz önce var oluruz, dünyaya geliriz, sonra yaptığımız seçimlerle kim olacağımızı (kendi özümüzü) çizeriz. Arkasına saklanabileceğimiz bir kader veya insan doğası yoktur. Bu sınırsız özgürlük, insana "Kendi hayatımın tek sorumlusu benim" gerçeğini yüzüne vurur ve Sartre'ın deyimiyle o derin "bulantı"yı (angst) hissettirir. Varoluşçuluk, evrenin sessizliğine karşı insanın kendi anlamını yaratma isyanıdır.
Nesnelerin bize "göründükleri" hallerini (fenomenleri) ve bilincimizin onları nasıl deneyimlediğini doğrudan inceleyen felsefi yöntemdir. Dış dünyayı anlamak için önce "nasıl algıladığımızı" anlamamız gerektiğini savunur.
Bir ağaca baktığımızda fenomenoloji, o ağacın botanik hücresel yapısını (bilim) veya onu kimin yarattığını (teoloji) sormaz. Sadece o ağacın bizim bilincimizde "nasıl bir deneyim olarak belirdiğini" inceler. Bu saf deneyime ulaşmak için zihnimizdeki tüm bilimsel, dini ve kültürel ön yargıları, tıpkı matematikteki gibi bir süreliğine "paranteze almamızı" (epokhe) ve "yüzümüzü doğrudan şeylerin kendisine dönmemizi" ister. Gerçeklik soğuk laboratuvarlarda değil, insanın o nesneyi doğrudan deneyimlediği o ilk, saf anda yatar.
Metinlerin, sembollerin ve genel anlamda insan eylemlerinin nasıl anlamlandırılacağını araştıran "yorumlama" felsefesidir. Başlangıçta sadece kutsal metinlerin doğru anlaşılması için kullanılan bir yöntemken, zamanla bütün bir dünyayı anlama sanatına dönüşmüştür.
Bir kitabı veya 300 yıl önce yazılmış bir mektubu okuduğumuzda, o metni sadece kendi günümüzün modern gözlükleriyle mi okuruz? Yazarın yaşadığı dönemin ruhu, metnin yazılış amacı ve okuyan olarak bizim kendi kültürel bagajımız o kelimelerin anlamını nasıl değiştirir? Hermeneutik, bir metni anlamanın pasif bir okuma eylemi değil; yazar, metin ve okur arasında kurulan aktif, tarihsel ve bitmek bilmeyen bir "ufukların kaynaşması" diyalogu olduğunu savunur.
Bir düşüncenin, inancın veya felsefi teorinin doğruluğunu; onun soyut mantıksal kusursuzluğuna göre değil, pratik hayattaki sonuçlarına ve işlevselliğine göre ölçen yaklaşımdır.
Pragmatistlere göre, eğer iki farklı teori pratik hayatta birebir aynı sonucu veriyorsa, aralarında asırlarca süren felsefi bir savaş vermenin hiçbir anlamı yoktur. Bir haritanın "doğru" olup olmadığını onun ne kadar güzel çizildiği, renklerinin canlılığı veya kağıdının kalitesi belirlemez; o harita sizi evinize ulaştırabiliyorsa "doğrudur", ulaştıramıyorsa yanlıştır. Gerçeklik, fildişi kulesinde tartışılan donuk ve değişmez bir kavram değil, insanın eylemleriyle şekillenen ve işe yaradığı ölçüde değer kazanan canlı bir alettir.
Felsefe tarihindeki en radikal, en yalnız ve çürütülmesi en zor bilgi teorilerinden biridir. "Sadece ve sadece benim zihnimin var olduğu kesindir" diyen, dış dünyanın ve diğer insanların varlığını kesin olarak kanıtlamanın imkansız olduğunu savunan tutumdur.
Etrafınızda konuşan insanlar, okuduğunuz kitaplar, sevdiğiniz dostlarınız... Ya hepsi sadece sizin zihninizin ürettiği son derece gelişmiş bir halüsinasyonsa? Tıpkı rüya görürken etrafımızdaki her şeyin ve herkesin sadece kendi beynimizin bir kurgusu olması gibi; uyanık hayatımızın da devasa, tek kişilik bir rüya olmadığını kanıtlayacak hiçbir nesnel delilimiz yoktur. Solipsizm, insanı çok oyunculu sandığı bir bilgisayar oyununda tek gerçek oyuncu olduğuna ve diğer herkesin sadece sistemin bir kodlaması (NPC) olduğuna ikna eden, ürkütücü ama mantıksal olarak aşılmaz bir duvardır.
Tanrı ile evrenin (doğanın) bir ve aynı şey olduğunu savunan inanç sistemidir. Panteizme göre Tanrı, evreni yarattıktan sonra köşesine çekilip onu dışarıdan yöneten, insan gibi kızan, ceza veren veya ödüllendiren kişisel bir varlık değildir. Aksine Tanrı; doğanın ta kendisi, evrendeki fizik yasalarının, dağların, yıldızların ve bizzat bizim içimizde atan yaşamın bütünlüğüdür. Özellikle Spinoza'nın "Deus sive Natura" (Tanrı ya da Doğa) formülüyle felsefede zirveye ulaşan bu görüş, evreni devasa, kutsal ve tek bir organizma olarak kabul eder. Ortada bir yaratan ve yaratılan ayrımı yoktur; her şey o sonsuz ve mükemmel bütünün bir parçasıdır.
Immanuel Kant'ın ahlak felsefesinin sarsılmaz temelidir. Bir eylemin ahlaki olabilmesi için, o eylemin altında yatan niyetin (ilkenin) koşulsuz ve "herkes için geçerli evrensel bir yasa olmasını isteyebileceğimiz" türden olması gerektiğini savunur.
"Zor durumdayken borcumu ödemeyeceğim halde söz verip yalan söyleyebilir miyim?" diye düşündüğünüzde Kant size şu testi yapar: "Eğer herkesin zor durumda kaldığında yalan söylemesini evrensel bir doğa yasası haline getirseydik ne olurdu?" Yanıt basittir: Söz vermenin ve güvenin kendisi anlamsızlaşırdı, kurum çökerdi. Dolayısıyla yalan söylemek ahlaksızcadır. Kategorik imperatif, ahlakı cennete gitmek (ödül) veya cezadan kaçmak (korku) gibi bencil çıkar ilişkilerinden kurtarıp, insan onuruna, saf akla ve ödev bilincine dayandıran en büyük felsefi devrimdir.
Empirizmin (Deneyimcilik) kalbinde yer alan, insan zihninin doğuşta hiçbir fikir, kural veya a priori (doğuştan) bilgi içermediğini ifade eden kavramdır. John Locke'un felsefeye kazandırdığı bu benzetme, rasyonalistlerin "insan doğuştan bilgiyle donatılmıştır" fikrini kökünden yıkar.
Bir bebek dünyaya geldiğinde zihni, üzerine hiçbir şey yazılmamış bembeyaz bir kağıt, boş bir levhadır. İyi, kötü, Tanrı, matematik veya elma kavramı... Zihnimizde bulunan en karmaşık fikirler bile, zamanla dış dünyadan duyularımız (görme, işitme, dokunma) aracılığıyla o levhaya yazılan basit izlenimlerin birleşmesinden oluşur. İnsanı insan yapan şey, doğuştan getirdiği gizemli ruhsal kodlar değil, yaşadığı, dokunduğu ve deneyimlediği hayatın ta kendisidir.
Tanrı'nın veya doğaüstü varlıkların var olup olmadığının, insan aklının ve deneyiminin sınırları nedeniyle kesin olarak bilinemeyeceğini savunan tutumdur. Bir ateist "Tanrı kesinlikle yoktur" derken, inançlı biri "Kesinlikle vardır" der. Agnostik ise epistemolojik (bilgisel) bir fren yapar: "İnsan beyninin kapasitesi ve elimizdeki verilerle evrenin ardında bilinçli bir yaratıcının olup olmadığını kanıtlayamayız, bu yüzden her iki kesin iddiayı da askıya alıyorum." Bu, basit bir kararsızlık değil; insanın bilme yetisinin sınırlarını dürüstçe kabul eden son derece entelektüel bir "bilmiyorum ve insan olarak bilemeyiz" duruşudur.
Belirli bir tarihsel dönemde, bilim insanlarının veya düşünürlerin dünyayı anlamak, sorunları çözmek ve gerçeği tanımlamak için kullandıkları ortak inançlar, değerler ve kavramsal çerçeveler bütünüdür. Dünyaya baktığımız "dönemsel gözlük"tür. Yüzyıllar boyunca güneşin dünyanın etrafında döndüğüne inanılan Batlamyus astronomisi bir paradigmaydı. Bilim, biriken yeni kanıtlar eski kavramsal çerçeveye uymadığında derin bir kriz yaşar ve eski gözlük kırılarak yepyeni bir dünya görüşüne (örneğin dünyanın güneş etrafında döndüğü Kopernik sistemine) geçilir. Thomas Kuhn'un felsefeye kazandırdığı bu kavram, hakikatin değişmez ve mutlak olmadığını; dönemsel bir "paradigma kayması" ile baştan aşağı yeniden yazılabileceğini gösterir.
Felsefenin, doğru düşünmenin ve geçerli akıl yürütmenin evrensel kurallarını inceleyen temel dalıdır. Mantık laboratuvara girip evrende nelerin var olduğunu (ontoloji) veya insan eylemlerinin hangisinin ahlaklı olduğunu (etik) araştırmaz. Onun tek derdi "argümanların yapısı"dır. Elimizdeki varsayımlardan (öncüller) geçerli sonuçlara nasıl ulaşılacağını, zihnin nasıl çelişkiye düşmeden düşünebileceğini ve safsatalardan (mantıksal tuzaklardan) nasıl kaçınılacağını araştırır. Doğru düşüncenin matematiğidir; bir binanın tuğlalarının malzemesiyle değil, o binanın çökmemesi için tuğlaların hangi kusursuz geometriyle dizilmesi gerektiğiyle ilgilenir.
Varlığın ve gerçekliğin, birbirine hiçbir şekilde indirgenemez, birbirinden tamamen bağımsız iki farklı tözden (cevherden) oluştuğunu savunan ontolojik görüştür. Felsefe tarihindeki en keskin örneği, Descartes'ın "Zihin-Beden ikiciliği"dir. Düalizme göre evrende yer kaplayan, ölçülebilen ve bölünebilen fiziksel madde (beden) ile; hiçbir yerde yer kaplamayan, ağırlığı olmayan, saf düşünceden ibaret olan zihin (ruh) birbirinden tamamen farklıdır. Bir bıçakla bedeninizi kesebilirsiniz ama "düşüncenizi" kesemezsiniz. Düalizm, "Böylesine fiziksel olan bir et parçasının (beyin) içinden, nasıl oluyor da fiziksel olmayan şiirler, acılar ve düşünceler (zihin) çıkabiliyor?" diyerek felsefenin en büyük gizemlerinden birini yüzümüze çarpar.
İleri sürülen felsefi, dini veya bilimsel inançları, ilkeleri ve varsayımları hiçbir eleştiri süzgecinden geçirmeden, mutlak, sarsılmaz ve ebedi doğrular olarak kabul etme tutumudur. Bir düşüncenin, arkasında hiçbir akılcı kanıt olmasa bile sadece bir otorite (gelenek, kutsal metin, devlet veya toplum) tarafından söylendiği için doğru kabul edilmesidir. Felsefi şüphenin, kuşkuculuğun ve eleştirel aklın tam karşısında yer alır. Kant'ın uyanmaya çalıştığı o meşhur "dogmatik uyku", insanın sorgulama cesaretini bir kenara bırakıp kendisine sunulan hazır hakikatleri körü körüne yutmasıdır. Aydınlanma düşüncesinin yıkmaya çalıştığı en büyük zihinsel hapishanedir.
Bilginin kaynağına ve sınırlarına dair felsefe tarihindeki en köklü ve sarsıcı ayrımdır. Filozoflar bir bilgi iddiasıyla karşılaştıklarında ilk olarak şu soruyu sorarlar: "Bunu nereden biliyorsun? Zihninle mi, yoksa deneyiminle mi?"
A priori (önsel) bilgi, duyularımızdan, deneyimlerimizden ve dış dünyadan tamamen bağımsız olarak; yalnızca saf akılla, oturduğumuz yerden ulaşabileceğimiz zorunlu bilgidir. Örneğin "Hiçbir bekar evli değildir" veya "Bir üçgenin iç açıları toplamı 180 derecedir" demek için sokağa çıkıp dünyadaki bütün bekarları araştırmanıza veya bütün üçgenleri ölçmenize gerek yoktur; insan zihni, bu kavramların mantıksal kesinliğini dış dünyaya bakmadan, a priori olarak bilir.
A posteriori (sonsal) bilgi ise, doğruluğunu ancak dış dünyayı gözlemleyerek, deney ve duyular yoluyla "sonradan" elde edebildiğimiz bilgidir. "Dışarıda yağmur yağıyor" veya "Limon ekşidir" diyebilmek için pencereden bakmanız veya onu tatmanız (deneyimlemeniz) zorunludur; ne kadar zeki olursanız olun, limonu hiç tatmadan sadece akıl yürüterek onun ekşi olduğunu bulamazsınız. İnsan zihninin neleri "a priori" bilebileceği tartışması, Kant'ın "Saf Aklın Eleştirisi" ile mutlak sınırlarına ulaşmış ve senin araştırmalarının da ana zeminini oluşturan o büyük bilgi devrimini başlatmıştır.
Evrendeki her olgunun, varlığın ve değişimin rastgele, kör bir nedensellikle değil; belirli bir amaca, tasarıma veya nihai bir hedefe (telos) doğru ilerlediğini savunan felsefi görüştür. Mekanik fizik "Yağmur, bulutlardaki su buharı yoğunlaştığı için yağar" (neden-sonuç) der. Teleoloji ise "Yağmur, bitkilerin büyümesi ve canlılığın sürmesi amacı için yağar" der. Özellikle Aristoteles felsefesinde doğanın kendisi amaçsal bir işleyişe sahiptir; bir meşe palamudunun içindeki bütün gaye, devasa bir meşe ağacı olmaktır. Evrendeki her şeyin nihai bir amaca hizmet ettiği fikri, aynı zamanda Leibniz'in kusursuz ilahi tasarım (Teodise) tartışmalarının da omurgasını oluşturur.
İnsanı, onun aklını, onurunu ve yaratıcı potansiyelini evrenin merkezine yerleştiren düşünce sistemidir. Orta Çağ'ın, insanı doğuştan günahkar, aciz ve sadece ilahi gücün elinde bir oyuncak olarak gören karanlık tablosunu yırtıp atar. Bunun yerine, doğaüstü güçler veya kör dogmalar olmadan da rasyonel insan doğasının yeryüzünde kendi ahlakını, sanatını ve adil dünyasını tek başına inşa edebileceğini yüceltir. İnsanın kendi aklını kullanma cesareti göstermesi ve yeryüzünü kendi evi olarak kendi elleriyle yeniden tasarlaması hümanizmin en temel çığlığıdır.